içine doğduğumuz güzelim zincirleri andık bugün
onları renk renk boyadığımız günleri
beni, bana ne verip, ne beni bu bedenin içine koyduysa
bu yaptığına rağmen daha fazla ışık almama tahammülü yok
—
kurtarılmış toprakları kaybeden bir ben varım ilk günümde
ilk defa günışığından bir müzik ile açıldı perdeler
uyandık, öpüştük
camlara vurdu çiçekler rüzgarla
havada buğulu bir sarılık
en son asit yağmurunda bu olacak demişlerdi
uzmanlar
gözlerim uykunun yoğurduğu gecenin yapışkanlığını üzerinden atamamış
dışarıdaki rengi anlamaya çalıştım
birini seçmemiz gerekecekti
teller geriliyor
metal teller, acıyı görüyorum maddede yemin ederim ki
rayların titrediğini duyuyoruz biraz uzaktan, aynı gerilim hissi
söylemek istediğim çok şey var
mavi, pembe ortancaları görüyorum
şu iğrenç isteklerini ve eğilimlerini öldür artık
milyonlarca yıldır var mıydı bunların birbirinden korkunç türevleri
dayanamıyorum
***
çok fazla farklı rüzgarda üşüyenler
kahverengi deri koltuğumuzda uyandım yine bu sefer
farklı binaların, dokunun, güneş gözlüklerinin, o zamanlarda yaptıkları « rezilliklerin » hafifliğiyle, statik, dümdüz, her ânımızın arkasındaki ses ile, pasparlak günlerinin hatırasıyla uyandım
en güçlü yıllar
bunlar yemin ederim ki yaptıklarımıza mazaret değil, her gece eve olan uzaklığım ve alışkanlıklarımın gittikçe uzaklaşan tınısının tenimde bıraktığı sızılarla titredim
bir çeşit kuartet gibi, sızıların yayları
rüyalarımız bile kurtaramazdı bizi bu en keskin noktalardan, daha yirmi yıl yaşamıştık
keskin materyallerin etrafında şuursuz devinim, birbirinden ilginç danslar etmek ve onlarla inlemek gibi, sürekli daha fazla iz istemek vücudunda
sonrasındaki sirenler bir şarkının yükseliş anında aniden bir sinek vızıltısını, veya bir insanın sesini seçmek gibi tatsız bir deneyim, armoninin arasında ânın bölünmesi, anılarımızda kumaş söküğünü andıran sancı gibi boşluklar, hatırada« gerçeği istemezken» onun ise aniden kırbaçlaması sırtımızı
saatlerce koşmak o kumsallarda, gözlerime ışık vurdukça seni hatırlarken
suya adımı yazmak gibi seni hatırlamaya çalışmak
sıcacık, puslu, buğulu veya büyülü akşamüstleri ve kızıl gözlerin boyu parmaklıklardan ileri bakmak
üzerlerinden sarkışın gözlerimin önünde
senin gözlerindi onlar
binaların her bir tarafından yürürkenki kararlılığın,
akışa dair birçok « işinden » ölesiye caydırmak seni
sevgilim değildin
sadece onları yazsaydık hisse dair hiçbir kesit anlamlı olmazdı
ne demek olduğunu bile bilmeden sürekli kurmaya çalışıp durduğumuz ilişki bozuntularını yazmak
türlü ağaçların arasındaki hayalinde ağaçlar sokak lambalarına doğru inceldi
ve soğudu zamanla
saksafon sesini hatırlıyorum tek bir sokakta, o gece sadece sonunu yakalayabilmiştik
sebebini de biliyorum
ışıl ışıldın o sıcakta
ılık ten
havuzun yanında güneşe bakıyordun
şimdi duyuyorum ki adamızı yıkmışlar
seni hatırlıyorum ben eminim. Sensin o.
dönüyorsun kendi etrafında
havuzun etrafı pürüzsüz sarı mermer
ben beraber geçirdiğimiz aylar boyu
birtakım kapıların açıldığını duydum gürlercesine
kaçtığımız kapılar, hayatımız boyunca oradan kaçtık, sana baktıkça ben oradan başka bir yerde olmak istemiyorum
yeterince soğuk var buralarda
şüphem asla yok ki aslında en erdemli yol bu alevlerin içinden geçer
pırıl pırıl zihinlerin gölgesinde izlemekteyim bayraklarınızı
utanç içinde yapış yapış yirmiden fazla kumaş,
size daha önce bahsettim rüzgarlardan
onlar daha da çekilmez hale getirirler bu tip görüntüleri
kumaş tarafından yutuldukça
***
çalışmayan tren yaylarının böldüğü ormanlarda yağmura rağmen her birimiz başka bir şey olurduk bazı geceler
ormanda tek açıklık onlardı
bedenimiz metalin soğukluğunu hissettikçe « ölüm bir anlığına bundan fazlası olmuş olamaz » derdik kendimize
belki de zaten o andan ibarettir derdim bu sefer içimden
bazı zamanlar ise büyük çakıl taşlarının üzerine alelade havlular sererdik
hep olacak şeyler hakkında konuşurduk uzun uzun
öyle gelirdi ki o trenyolu ( ?)
hep açık olacaktı bize ve bekleyecekti her gece
oysa ki ben güneye geleli yıllar oldu
o geceleri hiçbir ses bölmemiş neyse ki, diyorum şimdi kendi kendime gazetemi okuduğum puslu, yağmurlu sabahlarda bazen
onlar sirenlerden uzak, ağlanası günlerimdi ve eminim ki sadece nostalji değil konuşan
hayatlar mahvettim
***
onlar gibi hareket edemezdim çoğu zaman
çatlayana kadar gülüp çıktıkları hızda inerlerdi
yine de tütün saran ellerin aklımda
totemler vardı bir de şehre dönen yolda
hâlâ ışıklardan uzakmışçasına
ve bunu umarak,
gecenin gökyüzünde bir şeyler görmeye çalışırdık
sabaha karşı belki daha iyi görebilidiğim için biraz olsun dayanabilirdim
ama o zaman da trenyolunun sızısıyla yürüyor olurdum eve genelde
gençtim gerçekten
kollarını da hatırlıyorum onun
gözünün yeşilinin hissini
morfolojiye dalıp gidişimi
sizi temin ederim sadece ben biliyorum
onlara yıllar elini bile sür(e)meyecekti
kumsalda neredeyse emindim bundan
dokunmadı zaten
bir daha hiç alamadım o hissi
görmedim onu
mermer heykel gibi (sevgilim)
zihnimde kazındığı halde
duruyor her yeri
yılların hücrelerinin içine akamayacağı güzelim bir eminlikle kaplı
bunca yıldır asla görmediğim
ve göremeyeceğim yıllar boyu duruyor
sirenler olmadığı zaman zamanın en absürd yerlerinde, kesilmek zorunda rüyaları andırdığı anda anılarımız
bu rüyaların ( ? ) birçoğu boyu ismini sayıklamış olsam da
sadece müziğin ve görüntünün verebileceği hisler olması ve bunun yarattığı burukluğa benzer
endişelenmenin ve bükülmenin lüzumu yok artık
uyumak gerek sadece
bir kez daha
bu gece de
uyuyalım


serin
bu sırada üst üste dinle