O eve ilk taşındığımda, sayfalarca yenilik, sayfalarca düşünce sarılıydı kalemime. Hepsi çözülerek sayfalara yayılmaktansa kaleme yapışıp kaldı, ve artık o düğümü çözmek oldukça güç. Kendime verdiğim sözleri tutmak adına, duvarların, karanlığın ve bahar mevsiminin nabzını tutuyorum hala. Eskiden ritmi hissetmekle kalmaz, bazen tir tir titrerdim sallantıyla. Şimdi o nabız varla yok arası sanki, eski hatıralardan ivme kazanarak üzerine atılan cümleler oluyor en fazla, ve tüketilip bitirilmiş düşüncelerin cesetleri çoğu. Natürmort, hem çok banal, hem de çok esas. Benim ölü doğam, zayıf nabzım.
Kanunsuz bir bahar akşamı, ve ben kelimelerime soyundum. ev, basın gücüyle zangırdadı. Araba alarmı, sevinçli çığlıklar. Cuma günü. Bu mahalledeki Cuma hiçbir şeye benzemez. Trenler cayır cayır, bazı geceleri başlatıyor, bazı günleri ise bitiriyorlar. Artık haliyle günler uzun. Çok uzun. Umudun yolunu açtığı derecede şişkin beklentiler yaratıyor ışığın varlığı.
Şehirlerin yalnızlaştırıcı olduğuna dair bir algı var. Belki de kendilerini aşırı ciddiye alan insanlar için bu doğrudur… Ben her zaman tanımadığım kişilerin aşklarından esinlendim. Cumartesi gecesi metrodaki arkadaş gruplarından, çiftlerden, ilk randevularını sonlandıracak olmanın gerginliğiyle ya çok yakın ya da çok uzak kişilerden esinlendim. İnsanlarla alakanız olmasa bile yolda olmanın heyecanını yaşamak için yanınızda birinin olmasına gerek yok hiçbir zaman. Çoğu akşamlar şehrin en ucuz ve eğlenceli yerlerinde boş boş geziniyorum. Bazen bir değişiklik yapmak geliyor içimden ve en lüks barlarda tek bir kokteyl içiyorum.
Bas hala ritmik bir flört ediyor evimin duvarlarıyla. Bedenimde iki yıldır biriken gerilimin bu ritimle hayat bulan dalgalar halinde uzuvlarımın her birine teşekkür edip, toprağa doğru yol aldığını hayal ediyorum. Nefes yok, şuur yok. Yaşadığım en son aşkı da getiriyor dalgalar. Ne kadar hazırdım korkunç bir şey yapmaya. Hala ismini odamın tenha köşelerinde saklıyorum. Geçen yaz kalbime bir kurdele bağladım. Şu ana kadar bu sihre dair hiçbir şey, kalemimi bırak, ağzımdan çıkmadı. İlk hissettiğim gün porselen bir bebek gibiydim, en gerçeğine kadar birçok anlamda, ama en çok kırılgandım. Bana aldığı ayakkabıyı giyerken anladım dalgaların vücudumdan aşağı onun ellerine aktığını. Belki aşka dair en ayık hatıram bu. Rüyada ayılmak, ve bu farkındalıkla ne yapacağını bilememek. Bu günlerde gri alanlar hoş karşılanmıyor. Ben de sanırım bu paniğe kapıldım. Önce rüyanın derinliklerine kadar inmek, kendimi kaybetmek istedim, sonra ise hançer gibi adrenalinle çarpılarak uyandım. Yaz mevsimi ile alakalı en sinsi gerçek, hayatınızın en güzel yazının içindeyken asla bunun farkına varamamak. Sanırım uçuculuğunun özü bu. O geceler ve yapışkan, ucube Avrupa yazı burnumda tütüyor. En çok o müthiş koku… Beklemediğim bir anda, o unutulmuş sahil kasabasında kapkara denize karşı gördüğü kabusu ve sabahın, birlikteliğin sükunetini geri getiriyor bana zihnim.
***
Atlantik Okyanusu’nun açıklarında bana verilen hediyeyle ne yapacağımı düşündüm kara kara. 16. yüzyılın maceraperest guletlerinin içinde sıkıcı 21. yüzyıl gerçekleri buldum. Rahatladım, büyük bir düş kırıklığıyla.

