Uvertür
Zaman ve serabın en yorucu ve aldatıcı uyumuyla her yıl yeniden tanışıyorum. Hallerimi ve hayallerimi baştan tanıdığım, tükendikçe güzelleşen bu görkemli yapıların içerisinde en yılgın zamanlarımı kabulleniş ve barışla sindirirken, yüksek sonbahar havasını ve kendi yüreğime olan özlemimi derin bir yorgunlukla çekiyorum içime. Bir gün daha. Bir hafta daha. Birbiri ardına dizilmiş gayret ve direniş kapsülleri, yirmi dört saatlik bloklar, yirmi dört saniyede gelişen keşiflerle dolu.
Görecelilik benimle her zamanki oyunlarını oynuyor. Geceler boyu tek bir buğulu camın arkasında, düşün düşün bitiremediğim şehir bir ömür ötemde sanki. Nadir, karlı Ocak gecelerinde o zamanlara özgü bir sessizlikle titrerdim, ancak hayalini kurduğum her şey sessizliğe rağmen biraz bile berraklaşmazdı. Karın içerisine batmış konyak şişesi, yumuşak nefesler. O gece en az bir düşü geride bırakmış olmalıyım, B Mahallesi’nin en tepe noktasında köprünün ışıklarını izlerken. Belki de hiçbir zaman berrak hayaller kurmadım, yarınla alakadar olmadım. Belki o gecenin tek amacı ilk sevgilimle Üsküdar’da boş boş gezinip binaların ucube boşluklarında öpüşmekti.
Hayatımın çeşitli dönemlerinin sonucu olan şu ana kadarki anlatı, bir kulaktan kulağa oyununun acayip bir sonucu gibi geliyor; bu dönemleri yaşamış ayrı ‘ben’’ler kendilerinden bir sonrakine olanları anlatmış, ve şu anki ‘ben’’i dikte etmişler. Tahmin edeceğiniz üzere, aralarda bozulan, solan ve unutulan, hatta düpedüz yalan olan çok şey var.
Apayrı bir sarsıntı, kendini baştan yaratmayı gerçekten başarmak. O deprem, sadece bir doğal afet değil, aynı zamanda yaşayan, nefes alan, savaşılan bir koca canavar; birçok insanın hayallerini süsleyen bir radikal kararlar bütünü. İşte ben bunu yaptım. Şimdi, her gün küçük seslerle ve sessiz umutlarla kırık tutkumu tamir ediyorum.
Bu mücadelede, insanın benliği cephesini hayatı pahasına kollaması gerekiyor. Belki bunu yapamadım. Haliyle, bu depremle birlikte pusula bozulabiliyor. Şu an geceleri beni uyutmayan korkum gibi, kelimelerin benden kaçması gibi anomaliler oluştukça, nihai hedefi kaybetmemek zorlaşıyor. Bu mücadele sonucunda galip geldiği takdirde zihin birçok anlamda hiç olmadığı kadar keskin hale gelirken, aynı oranda, seçici bir miskinlik geliştiriyor. Aynı bakmıyor, ve aynı hissetmiyor. Anılar, bir devamlı yaşam şeridinin uzuvlarındansa, herhangi bir hayattan tek tük bir fotoğraflar olarak görünmeye başlıyor. Leyla K., bu fotoğrafların hepsinde ödeyemediğim bir borç gibi, ruhumun gölgesi gibi, hızına yetişemediğim bir dakikanın yankısı gibi takip ediyor beni. Yıllar, geleceğe dair tüm telkinlerimi ve tüm deneyimi içime tıka basa sıkıştırmış sanki okulun ilk günü çocuğunun çantasına yemek tıkıştıran bir anne gibi, ve sığmayan her şey üflenen mumun ışığının gittiği yere gitmiş.
En azından böyle demişlerdi, o zaman, “bazıları hiç geri gelmeyebilir”. Fakat zihnim gözlerimin önüne atıyor en kenar köşe yaşanmışlıklarımızı bile, tatsız bir şaka gibi. İste o zaman, tıpış tıpış geri dönüyorum, “biz” adasına. Bazen bu mana aleminde Leyla’yı gördüğümde dizlerine kapanmak geliyor içimden. Bambaşka rüzgarların etkisinde, bambaşka aynalarda kendime bakarken, Londra’nın bakışları bedenimi yalarken onu hâlâ eskisi gibi, gecelerce izlemek istememden anlıyorum, sandığımdan daha az unutmak istediğimi. Elimdeki her dakikayı yavaşlatmaya çalışıyorum, çünkü değişimin heyecanıyla çok hızlı aktı hep gözlerimin önünden, özellikle yoğun günlerimde. Böylece aradan çıkardı zihnim onu, ve düşünme işini.
Kupkuru bir yaz. Onu dallarımın bir tanesinde hissettiğimi sandım, sıçrayan kandı muhtemelen. Koyu kan, güneybatının bembeyaz evlerinin duvarlarında sıcak bir utanç gibi.
Yıllar, yıllar önce, büyüme arzusuyla durmadan ürperdiğimiz ve nihayetinde dehşetle küçülmek istediğimiz o Ağustos ayı, hızın bedelini ödeyebilirim sanmıştım, daha ne demek olduğunu bilmeden. O bedeli hala ödediğimi hissediyorum bazen, ve çeşitli taksitlerde korkunç bir mide bulantısıyla bitap düşüyorum. Bazen yeni bir aşkın beni bunun pençesinden kurtarmasını umuyorum gizli gizli, ancak hiçbir zaman yeterince ikna edici olamıyor(um).
Seni kuru bir rüyada gördüğümü sandım, pek bir esprisi yok aslında. Sonsuz öfkeme karşın, bu hafıza kaybımla birlikte, şehrin ve Leyla’nın hayaletinin kışkırtıcı sakinliği sardı hep bedenimi. Bu yüzden her gün tekrar uyanıp, yaptığım işleri yapabildim, kendime verdiğim sözleri tutabildim. Onun damarlarında hep soğuk suydu sanki akan, benim ise rahmimde ateş, ebediyen. Şimdi anlıyorum ki, asla doğuramamakmış ateşi, hızın bedeli.
***
Resitatif
Herhangi bir sabah değil, tam olarak o sabah 8.58’de anladı başının tam olarak nasıl bir belada olduğunu. Onun için an an var olan şeyler arasında o adam ve etrafındayken hissettiği her şey yavaş yavaş yerini alıyordu.
Rüyadaki öpücükler kaçamak değildi, dakikalara doyasıya yedirilmiş, aheste bir tutkunun artçılarıydı, dizlerinin bağları çözülmüştü. Yanında uyuyan çok önceden verilmiş bir sözün gölgesi gibiydi. Ona haksızlık etmek istemese de, kelimelere takılı kalan imgeler ve benzer suratların benzer kaderleri hakkında yapabileceği fazla bir şey yoktu.
Zihnini sanrı bataklığından arındırmaya çalışırken, bilincinden tavana sızan şekilleri hala görür gibiydi. Rüyasındaki gibi anlar dışında, aslında hayatının amacının insanın yaşamında tecrübe edebileceği çeşitli yoklukları anlamlandırmak, dünya için de çözümlemek olduğuna inanabiliyordu ara sıra. “Belki aşk sadece bu yolda bir araçtır”, diye düşünmekten alıkoyamazdı kendini, sonra da kendine acırdı.
Kıtalararası bir azimdi kalbindeki. Gecenin koynunda kıvranırken de hissediyordu bunu, şehrin koca yaratıklarının arasından kendine verdiği sözleri tutmak üzere azimle yürürken de. Her zaman tutamıyordu, fakat her sabah bir gece dolusu korku, şüphe ve tutkuyla eskitmeye başlıyordu sokakları.
Pırıl pırıl bir gündü camdan izlediği, şehrin davetkârlığı kalkar kalkmaz yüzüne yapıştı. Yağmur sonrası bulutlarının çiğ, beyaz ışığı başından aşağı işemesiyle durumu idrak etti; onunla konuşmaması beklenen her şeyin bugün çenesi düşmüştü. En sıradan imgeler bile bir hayli gevezeydi bugün, böyle olduğunda sinesteziyi oluşturan öğelerin hepsi birbirine akmaya başlardı. Evet, bahsi geçen, tavandaki şekiller kadının sesiyle bir oluyordu sanki, koca bir şehvet, korku ve yoksunluk çığı. Çığlık çığlığa bir duş almak üzere banyoya yöneldi.
***
Arya
Bu eski kıtada, sanat için, ve ulvi ses için buluştuğumuz gece. Dvorak’ın yazdığı notalar sığmıyor salona. Birbirimizi tanımayışımızın tenlerimizin tanışmasına engel teşkil etmediği o gece, müzik hiç duyulmadığı kadar duru duyuldu bana. Göz kapakları ağırlaşıyordu, ve belli ki biz ertesi sabah zaman aşımına uğrayacak bir anlaşma yapmıştık. Çinilerin önünde, önce onun gözünden gördüm kendimi, hala çekmecemde olan kayıp bir nazar.
Gecenin sonunda ne ben ne o uymak istedik anlaşmaya. O anları, kapanan gözleri, ilk defa buluşan elleri ve ışıkları sıkıştırıp bir rafa koymak bize herkese geldiği gibi kolay gelmedi. Bu yüzden, elinden tuttum ve çıktık oradan. Mavi sahne ışıklarıyla bulanık gözlerinde o an görmem gereken her şeyi görmüştüm, gördüğüme yemin edebilirdim.
-Ne zaman gitmek istersen o zaman gidebilirsin.
Soru sandalyesini altından çekti sanki. Ne zaman gitmek istiyordu? Otelin onuncu katından şehrin birbirine özenle örülmüş kızıl tuğlalarını inceledi, gözleri daldıkça daha çok dalıyordu, bir anlığına Seb’in yüzü dışında her yere bakmak istedi.
-Yirmi dakikaya çıkarım herhalde. Biraz yorgunum.
Geceyi düşündü. Seb zorlukla uyanmıştı müzik kesildiğinde, yüzünü kısmen ve azar azar aydınlatan nazik ışık, oluk oluk akan uyku. Şimdi, bu gelişigüzel otel odasında, daha sabahın farkına varamamışlardı ve bir kez daha gözlerini bu esrik reçineden arındırmaya çalışır gibi ovuşturup, ikisinden biri tekrar konuşana kadar zaman kazanmaya çabalıyorlardı. Hayalet elbisesi yere yayılmıştı, sereserpe, tasasız. Belki elbiseden çok, içindekiydi asıl hayalet. Sadece bir gece için kumaşı canlandıran bir devinim gücü, uçucu bir yaşam enerjisi, hissiyat pınarı akmıştı müziğin içinden.
Şu anki gerçekliğiyle onu hayal kırıklığına uğrattığı düşüncesinden sıyıramıyordu kendini. Seb onun için, hoş bir hayalettense daha çok bir hortlaktı, unutmakla unutmamak arasında gidip geldiği, bırakmak istediği alışkanlıkları tek bir kişide birleşiyordu. Kendine verdiği sözü tutamamıştı, ve binaların itinayla çizdiği çizgilerin üzerinden koşarak ona doğru gelen her türlü yargı ve kınamaya sırtını döndü. Bir süre hala dağınık yatağın üzerinde oda servisi menüsünü inceleyen Seb’in narin ama keskin yüzünü, demin aldığı soğuk duşla nemli gövdesini izledi. Artık bu noktaya kadar gelmişti, gitmenin anlamı yoktu, dürtülerine yenilivermek istedi.
-Kahve var mı?
-Aynalı masanın çekmecesinde bir paket olması lazım. Gelsene yanıma.
Batı Londra’daki otel odası yazın erken ışıklarıyla ağır ağır nefes alıyordu. Işık elbisenin üzerindeki boncukları okşadıkça onu giyerken hissettiği ve yaşadığı şeyleri kazıdı hatırasına, böyle şehirlerde kıyafetlerin bile ne kadar çok şey doğurabildiğini bir kez daha idrak etti. Zihinleri sert sesle yıkanmıştı. Önceki gece bir saniye bile tereddüt uyandırmayan bin öpücüğün, ve saçılan bin sözün ağırlığıyla camdan dışarı bakakaldı. En son santimetresine kadar planlanmış bu koca şehrin içerisinde her sabah darmadağın, bunun gibi aşklar ise her sabah yeni baştan.
***
Koro
Her şeyinki gibi özgürlüğün tanımı da değişir, özellikle de depremin sonucunda. Bazı anlarda, ölüm bile bu ışığın akustiğinde heyecan verici duyulabilir. Sabah olmasına iki saat var, şu ana kadar dilinden dökülemeyen her şey omuzlarında bir yük gibi, ve nihayet bu yükü atmaya hazır gibisin. Fransız balkonunun önündeki perde içeri doğru uçuyor. Rüzgar, bal rengi saçlarını saran safran, kehribar ve yasemin kokusunu bir hediye, bir açılış konuşması gibi getiriyor bana. Tüm duyularım apaçık, bedenim ve zihnimin aynı anda senin olduğu çok ender, çok nadide bir dakika. Dolunayın ısrarı, defterdeki taze mürekkep ve elimdeki şarapla başlatıyorum bu ayini. Tek bir kelimeyle başlayabilir kurtuluşumuz.
Artık ne senin ne de edebiyatın bana bilmediğim bir şey söylemesinden azına tahammülüm yok, ve bu aslında bir hırs meselesi değil. Tüm bu odalar arasında, bağırıyorum. Varoluş koridorunda, bu meçhul pansiyonun yere yakın bir katında, durmadan ısınan, duvardan duvara çarparak parçalanan benim fikirlerim miydi? Sahip olduğum her şeyin fikir halini deklanşe eden, Leyla’nın kararları ve ruhunun yanında İstanbul, sıcak, korku ve bıkkınlıkla fermante olan onca tahayyül.
Bu sarhoşlukla o koridorda yürümeye çalışırken çarptığım kapılar, hepsinin ardında kulaktan kulağa oyunundan başka biri.
Odadan odaya bağır, ara. Odadan odadan odaya bağır, sızla. Herhangi bir noktada en acil şey olan şimdinin tesellisiyle, sakinleş.
Bu doğrultuda, seni ileride olabileceğin, dönüşebileceğin her şey için sevmeyebilirim fakat şu an olduğun her şey için seviyorum. Hem de çok. Duyması kolay değil, biliyorum. Neyse ki çoğu kişi bunu sana zaten söylemeyecek.
Bana güven,
Beni sev,
Beni bırak.
Sana yemin ederim ki tadı hiç farklı olmayacak.
*
Hiç beni böyle hayal eder miydin? Beyazlara bezenmiş. Çiçeklerin arasında değil, çürüğün kalbinde. Bazen konuştuğum şeylere ben de inanamıyorum, yozluğa aldırmamama da. Medeniyetin sevgilisi. Şimdi anlıyorum ki, o zamanlar sonsuz sızlayarak bıraktığım şeyleri sistemin ağzına sıçmak üzere bırakmış olmalıyım. Seni ve sistemi tanımak ve tercihen senin olmak için.
Kırmızı, mavi. Bu işi yapmak için en uygun kişi benim.
Yıllar önce kontrastla evlendim. İnsanları hiçbir şeyin etmediği gibi rahatsız eder kontrast, bir kez olsun ‘farz etme’ mekanizmasının nefesi kesilir. Bu bağın oluşumu, eski yapıları yıkmanın bana hiçbir şeyin vermediği gibi bir zevk verdiğinin, ve akışkanlık ile kontrastın uyumunun farkına vardığım zamana denk gelir. Altından kalkabileceğimi anladığım anda, benimleydi ve benimdi.
*
Sesimin tok desibeli odada titriyor.
-Sana şimdi bir şey soracağım. Lütfen olabildiğince dürüst olmaya çalış. Her gün birazcık nefes alıp adına ‘hayat’ mı diyorsun artık? Sesini özlüyorum. Şarkı söyleyişini özlüyorum.
O an söyleyemiyorum, fakat en çok mücadeleye olan itimadını, kalbinde bir zamanlar en akıl sır almaz, tasavvur edilemez şeyler için bıraktığı inançlı küçük boşluğu özlüyorum.
Sonunda döndüm eve, ama ev hala sızım sızım sızlıyor.
***
Final
Alışkanlıkların ve eğilimlerin gölgesinden çıktık, ışığın köleliğinden sıyırdık bedenlerimizi ve birbirimize yürüdük.
O kadar kırılgandı ki sarf ettiğimiz her kelime. Bu gölge tekrar üzerimize düşmeden sahip olduğumuz ateş pahası dakikalar boyu, cümleler ağzımızdan döküldüğü anda incecik bilyeler gibi kırıldı kelimeler ve saçıldılar etrafa.
Yüzünü hatırlıyorum, ve ellerini, çünkü uzun bir süre izledim. Seslerle göz kapakları ağırlaştığında, tanınmayan ve asla tanınmayacak insanları o kadar yakından izlemek her zaman büyüleyicidir. Kemiklerin anılara boşluk bırakan yerlerinde dolaştı bakışlarım, anılar yaratamayacağım tüm sokaklarda. Ellerini tutmadım, birbirimizi tanımadık, birbirimize dokunmadık, ve insanların birbirlerini sadece izleyerek öğrenebilecekleri şeylerin farkındalığı gözlerimizden taştı.
O, kuzeybatıya geri döndü. Fakat mavi ışıkları ne zaman görsem o otel odası, renk hikayesi ve hortlaklar musallat oluyor bana. O akşam, belki sen de bazı anlarda yüzümdeki heyecanı yakalamışsındır ve kuzeybatıda bana benzeyen kadınlarla devam ediyorsundur sanatına. Farklı açılardan, farkında olmadan birbirimize yürüyerek belki de bir sürü ümit vaat eden yıldız doğurmuşuzdur.
Eve yürüdüğüm gece hangi göklerin altında yürümek istediğimi uzunca bir süre düşünmem gerekti. Tam üstümdeydi o takımyıldız, yağmurlu gecelerde kaybolduğunda, kitaplarda bulduğum.
Onu çıplak gözle görebilmenin harika olduğunu düşündüm. Fakat ne yaparsam yapayım,
asıl sadakatimin yürüyen yıldızlara
olduğunu fark ettiğimde
eve çok yakındım.

