ATALET

En son bu deftere yazdığımda daha tanışmamıştık. Şimdi, yarın yokmuş gibi yazıyorum, böyle nefes alabiliyorum paylaştığımız bu yılın içinde.

Akşama doğru, ölümleri düşünüyorum. Düşünceler de, rüzgarlar da, bu saatlerde güneşin elini gecenin boynuna kadar uzattığı bu ülkede birbirinin içine akıyor. Yalnızların her birinin kadehinin içine savaşlarca yorgunluk doluyor. Âna ve geleceğe dair tahayyüllerin ölümüyle, dolu dolu bir “Şerefe!” koşuyor suyun üzerinde, arşınlarca. Sesle seyahat eden diğer herkes bağırıyor bir ağızdan, ruhları ve hayatları biraz olsun arınıyor düşünce gücünden, kuruntudan, nostaljiden, maksat ve tasavvurlardan.

Hatıraların asli hafifliği gözlerimizdeki günışığı gibi umarsızlaştıkça, düşüncenin ölümü anlamlanıyor. Hatırlamanın önemini idrak ediyoruz, yargısız. Sadece hatırlamak. Görmenin şiir hali. Gözlerini geriye doğru apaçık, katkısız, duru halde yöneltememekle lanetli olan insanın yumuşak yası tutuluyor bu şiirde. Geçmiş daima şimdiden daha güvenli. Zamanın tüm haneleri birbirine tezahür ediyor, aynı, biricik güneşli günü başka ülkelerde deneyimlediğimize eminiz.

Bir tam gün haline asla bürünemeyecek bu müsveddenin erken saatlerinde, hayatımda en büyük hayranlık beslediğim üç kadından birini bir dükkanın vitrininde gördüm. Tamamen şans eseri kutsamış bulunduğum o geçitte, topuklarımdan dünyanın merkezine bağlandım, öylesine köklendim. Olduğunuz yer, zaman ve kişiyle bir olduğunuz nadide anlardan biriydi. Belki 1980’lerde çekilmiş bir fotoğrafıydı şuurumu çalan. Ulaşamadığım, göremediğim, yargılayamadığım, bu geçitte herkese ait bu hatıra, beni o an yaşamın özüyle birleştirdiyse de, bu geniş akımın bana ait olan kısmının olup olabileceği her şeyden tatlı geldi bana orada durmak, ve sadece olmak, kavanozda tekrar tekrar oynayan, film rulosunda tek bir kare. Hiçbir şey beklemiyorum çekmecelerimde kaybolan anılardan, unutulan iyiliklerden. Paralel bir frekansta, kendi döngüsünde sonsuz, hep tam, bütün, yeterli ve doygun, asla çalınamayacak zamanın, ömrün parlak çocukları.

***

Aslında eski hayatımızı seviyordum.

Uzun süredir yüzmedim. Aklımın en berrak, aşkımın en koyu olduğu mevsim geldi çattı sonunda. Gün ışığı ve deniz bir diğerinin vücudunun üzerinde kayıyor ve huzur buluyor. Hesap soruyorlar rüyalarımda, yazı nereye sakladığımı soruyorlar. Yaşamaya dair güvenimin geldiği Temmuz ayının hakiki hissini nereye sakladığımı bilmek istiyorlar. Bilmiyorum, bilseydim düşlerimde zindanlarda kucaklamazdım yeni dostları ve sevdiklerim uhrevi görünmezliklerle lanetli olmazdı. Eski hayatımda, sonbaharda bile bu kadar kasvetli rüyalar görmezdim. Şimdi, günleri serinleten tek teselli kabarcıkları, suyun dondurucu özgünlükle büktüğü günışığını, denizin derinliklerinde kaybolan, dalgalarından ise fışkıran ümidin tezatlığını her gün, hayata dair nadir bir heyecan olarak hissetmek.

Aynada kaybolduğum zamandan beri, onun hıçkırıklarının beynimi daha da tırmaladığı günlerde bazen ölüme dair haritalar çıkarıyorum, fakat hiç şuursuzca dalmadım içine. Sadece haritalar, saatler, yeryüzünde tek kelime etmeme değecek tek bir an kalmadığına itimadımla bir gün sadece olmamak, ve buna giden somut süreçle bedenimin sınavını en son adıma kadar hayal etmek. Gayet tabii ki, ölüm bu değil. Biraz bile değil. Ölümün ağları vardır halbuki, ve istemeyeceğiniz kadar fazla kişiye ve şeye dolanır. Tutulan tek söz olmanın verdiği sebatle sarılmıştır oluşunuza ve çok nadiren tekli olarak belirir ölüm.

Bunca sesin ve dünya tatlısı, taptaze ruhların arasında, ışıl ışıl sularda geleceğini seyrederken, gölgelerden bir süre muaf olduğunu sanıyor insan bazen. Ancak, gölgelerin lekeleri bir kez soyuldu mu anıların üzerinden, zihnimin ya da bedenimin çeyreğini bile hak edememiş aşkları hatırlatır vaziyette, elimden tutarak inatla sürüklemeye çabalıyorlar beni. Sırtımda hissettiğim ebedi bıçak ise, zamanında saptanmamış istismarla birleştiriyor gölgeleri, anbean. Sinapsların asırlık lanetiyle boğuşurken, sakız gibi uzuyor dakikalar. Çok iyi hatırlıyorum. Kayboluşlardan, dayatılan yüzleşmelerden, ekşi baharlardan önce, dakikalar tam zamanında sonlanırdı. Belki de zihnin ayrı ayrı, kademeli, tüm küçük intiharlarından sonra geliyordur bedenin intiharı ve bu yüzden vazgeçmeye yönelik bin bir türlü mekanizma vardır oluşumuzda. Son soruyu, eşsiz bir liyakatle sormak.

Atlantik’ten esen rüzgar Boğaz’ın tanıdık tokadı gibi iniyor yanağıma. Burasının havası İstanbul’a karışıyor, İstanbul’da iken yapışkan rüzgarların bazı zamanlar güneyin tasasız meltemiyle hayalde sevişmesi gibi. Bazı yaz geceleri böyle avunurdum, erirdim, başım fırıl fırıl dönerdi. Aşıktım da, defalarca. Yazıyorum ki saplantının ukteleri çözülsün, hasretin en demlisiyle içim hiç olmadığı gibi kurak artık.  

Kuzey yıldızım. Yemin bile etmiştim! Artık ne kendimi ne onu tanıyorum. Bugün de, kadınlar olarak, kendimizi izlenirken seyrediyoruz. Bakıyor(um). O bana, ben kendime, ve bölük pörçük bir ben, bize. Duygularım bayağılaştıkça, düğümleniyor sözlerim.

***

Eskisi gibi çevik değilim

seninle tek bir dakikayla artık

yumrulanıyor göğsüm

Düşüncen bu anı bile bölüyor

Ölümün gözlerinin ağzıma kaydığı

bu dakika bile

senin

güzelim

uzak, inanamayacağın kadar uzak

gönlün bataklığı

suçluyorum, aklıyorum

kaybediyorum, buluyorum

bizi birleştiren sıvı

dudaklarımızın arasında uzuyor

yapış yapış bir anlaşma

kendinden geçişine, zevkten kıvrılırken

çıkardığın o incecik sese

yazdığım şiir

ve senin varlığın şarkısı

iç içe geçmiş, ikisi de vücudunun üstünde

pes ediyor.

bezdiriyorsun beni, zamanı ve yolları

hepimiz emrindeyiz,

sonsuz yazın içinde seninle yalnızız.

COVER: June Balthazard et Pierre Pauze, MASS (still), 2020. Installation vidéo, matériaux composites, tailles variables. Œuvre commandée par Hermès Horloger, Bienne, Suisse – Avril 2020 © June Balthazard et Pierre Pauze

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun. Tema: Viva Themes tarafından Soho.