YENİ KALP

b.g.’ye

  1. Bilinçdışının Vücuden Tezahürü

Evin kapısından içeri adımını attı. Çocukluğunun bir kısmını geçirdiği, ona dertsiz tasasız bayramları hatırlatan eve, biraz da ninesinin küçük ve sıcacık, pembe duvarlı evine benziyordu. Duşun sesiyle kalbi hızlandı. Ortam ile hissi bağdaştıramadı, çocukluğunun ve en yeni hislerinin parmak uçları birbirine değiyordu. Oturma odasına doğru, yere çarpan su öbeklerinin bozuk ritmiyle, yaşlı kadının yanına yürüdü. Dünyada fiziken bulunduğu yeri kavrayamamış olsa da, onun evinde olduğunu biliyordu. Yaşlı kadının, duştakini anımsatan yüz hatları, gövdesindeki heyecanı biraz olsun sakinleştirirken, anın bu tek seferlik gerçekliği ona sabırsızlıkla karışık bir rahatsızlık veriyordu. Yaşlı kadının yüzünden, Leylâ ile konuşurken hissettiği aynı tatminsizlik, aynı yaşama coşkusuna tezat hayatın her yeni deneyimle birlikte getirdiği küçüklü büyüklü tatsızlıklarına karşı korkunç bir tahammülsüzlük okunuyordu. Bunu en iyi o bilebilirdi.

Kadının suratına ettiği dikkati belli etmemeye çalışarak nesneleri boş bakışlarla süzdüğü sırada, oturduğu koltuğun yanındaki amaçsız dolap çarptı gözüne. Oturma odasında gardırobun işi yoktu, hele arkasında kapana kısılmış küçük cam ve manzarası daha da anlamsızdı. O manzara, bir görünebilse, bu odayı doldurmakla kalmazdı, duvarlara, havaya karışır ve her bir eşyaya musallat olmuş hüznü, buraya dair bin bir düşe tutunmuş hayaleti bile soğururdu. Odanın gerçekliğindeki hafif kırılma gözlerini acıttı. Dolabın arkasını görebilmek için kafası sağa dönük, öne doğru eğildi. Yaşlı kadın çaprazında, hem onun varoluşunun anlamsızlığına, hem de televizyonu görmekte çektiği güçlükle yüzünü ekşiterek onun tarafına bakıyordu.

Camdan günışığı sızıyordu. Saat (?) belki zamandaki yeri meçhul bir günbatımına yakındı. Işığın pembe duvarı hafifçe ısıtıp rengi güldürmesine bir süre bakakaldı. Kadına döndü: “Duvarlar çok güzel ışıyor günbatımı olduğu için” dedi gülümseyerek. Sadece o köşenin fotoğrafını çekti. Kadın cevap vermedi. Yüz ifadesinden, bu iletişme denemesini sıcak karşılamadığı rahatça okunuyordu. O sırada televizyondaki dizinin jenerik müziği yükseldi odanın ağır havasının içine.

“Eylül’de Aşklar, Eylül’de Aşklaaar…”

Müzik bıçakla keser gibi bölüverdi dakikayı ikiye. Çocukluğuna döndü, okumaya bir türlü cesaret edemediği kitabı hatırladı.

Kendini, ona sormadan zihnini tamamen esir almaya çalışan film şeridinin gazabından güç bela kurtardı. Dakika kaldığı yerden devam ediyordu. Bilincinin odaya döndüğü an, su durdu ve statik sesin kayboluşuyla, ambiyansın bir ayağı boşluğa düştü.  Leylâ banyodan dışarı adımını attı, saçları nemliydi. Üzerindeki bej, askılı bluzu düzeltip, elindeki havluyla saçını kurulamak üzere öne doğru eğildi. Onu seyrettiği sırada dizi arkada mırıldanıyordu:

-Çok bekledin mi?

-Hayır canım. Çok olmadı oturalı.

-Çok üzgünüm geç kaldığım için. Keşke daha fazla zamanımız olsaydı.

Kafasını çevirdiği anda buluştu gözleri. Leylâ onu bir anlığına süzüp sessizce odasına yöneldi. Gözleri hareket eden Leylâ’yı takipte, yaşlı kadına laf yetiştirmeye çabaladı. Muhabbeti kısırlaştırmak adına elinden geleni yapıp, gözleri koridorda, ayağa kalktı.

Leylâ’nın olduğu odaya girdiği anda, o çıkıyordu. Birbirlerini teğet geçtiler, dakikalar, belki saatler boyu. Mistik bir hâldi, durmadılar, konuşamadılar, dokunmadılar. Leylâ bir şekilde kızgındı, o ise bu evde bulunduğu için yersiz bir utanç içindeydi. Her şeye rağmen, Leylâ’nın gözlerinden “olmak üzere”de kalmış her şeyi oldurmaya has susamışlık yansıyordu. Bir lanet okunmuştu, ikisini aynı anda barındıramıyordu sanki odalar, şarkılar ve dakikalar. Konuşmadılar. Leyla’nın yeşil gözlerini sırtına bir yük gibi vurup, terk etti evi.

***

Hummalı bir hasta gibi sayıklarcasına ya da bir illet şarkıyı dilinden sökemezcesine, söyleniyordu kendi kendine. Gözleri şişmişti, eline ayağına hakim olamaz bir hali vardı. Annesi sessizce mutfağa süzüldü. Bir süre kadının yorgunluğunu ve son bir gayretle yemek hazırlayışını, kadehe alelacele döke saça doldurduğu şarabı seyretti. Kendini alamayıp, sordu:

-Ne mırıldanıyorsun kendi kendine?

Düşündü. Ne söylüyordu? Neydi aklına kazınmış bu üç cümle? Sanki on yıldır uyuyor gibiydi, bedeni ve diğer her şey öylesine tembel, yavaş ve sakardı. Tam o an aklına gülle gibi düştü cümlelerin kaynağı, başından aşağı kaynar sular döküldü.

“Çok üzgünüm geç kaldığım için. Keşke daha fazla zamanımız olsaydı. Eylül’de Aşklar.”

*** 

2. Yakamadığım Fotoğrafların Zulmü

Adını düşünebildiği her yere yazdı, çünkü önce zamanın içine, sonra ise gecelerin tüm diğer kayıplarına karışmıştı Leylâ. Uzun süre ona dönmediği zaman, onun gözünden ve kalbinden kendisini özleme zevkine bırakarak dindirirdi hasretini. Her seferinde daha gerçekti onun bakışını edinmek.

İsmini her notadan şakıdı rüzgarın içine, gölgesine, karanlığa, penceresine dayanan ağaca. Zaman denen zorbanın pençelerinin ötesinde, apayrı rüyalarda tanıştıklarına ise emindi hep, belki artık bu daha çok bir teselliydi. Fakat yine de, hakikat yüreğinden tüm bedenine boşanırken bile, Leylâ’nın şimdideki tezahürüyle kanıtlamak istedi onu hükmeden gerçekliğe. Zihni ona bin bir oyun oynadı, hakikat iyice laçkalaştı fakat o hep Leylâ’nın kaldı, Leylâ ise hep eşsiz.

Ara sıra paylaşmayı bilseler de, çoğu zaman hırçınlıkla çekiştirdikleri ezgiler eve dönüş yoluna oyulmuştu, ve ona yazdıkları dışında satırlara sinmiyordu melodi artık. Müzik Leylâ ile birdi, her zaman müziğin başladığı yerdeydi. O ise, Leylâ neredeyse oradaydı.

Gidişi ancak o gitmeyi seçtiğinde başlıyordu. Gözlüyordu Leylâ’yı, o kapıdan dışarı adımını attığında küskün bir çocuk gibi, yarım yamalak bir aşkın içerisinde harcanmış hırçın bir sevgili gibi içi içine sığmazdı, öfkelenirdi. Her şeye rağmen, ne yazık ki ancak Leylâ “Gideceğim” dediğinde gerçekten duyabilirdi gitmesi gerektiğini.

Nasıl olduysa yine Leylâ’nın kollarında ağladı onu bilincinden, hayatından dışarı ittiği akşamı geceye bağlayan saatler boyu. Asla gitmek istemedi ve şimdi tüm ağlayışları duvarların içinden kınıyor onu. Ne zaman Leylâ onu sorup soruştursa, zihniyle veya bilmediği sesiyle zevklerini, sevdiklerini soğursa, aşık bir kısrak gibi koşa koşa geri dönüyor.

Leylâ’nın kendini ait hissettiği yer, (sözüm ona kardeşlikle tüm parçaları birbirine kenetlenmiş olan) hayatın, hüküm süren hakikatin altında ezilenlerin, güvende hissettiği yerlerdi. O ise, buradakilere göre, hiçbir zaman yeterince farklı, yeterince eşsiz olmadı. Eşsiz olma düşüncesi zaten ilk gençliğinin meçhul bir kısmında büyüsünü kaybetmişti.

Çoğu zaman pencereden baktığında kendini koyamazdı caddelere bir düşünce, bir hayal, bir hayalet olarak bile, bin bir farklı yüzü güneşten geri yansırdı ona ve o gün hangisini giyeceği çoğu zaman tamamen ona ait bir seçim olmazdı. Leylâ’nın ellerini ve gözlerini arardı üzerinde sürekli, bulduğu an, onları göz hapsinde tutan tüm zorbaların bakışlarının, dünya üzerindeki herhangi birkaç bakış haline bürüneceği umuduyla. Onlardan izler vardı Leylâ’nın üzerinde, yalanı bir parçası gibi kabul etmişti, kapalı toplulukların sadece içeriden bakıldığında açık görünen fikirleri musallat olmuştu benliğine. Bazen ona güldüklerini hissederdi. Fakat unutmamak lazımdı ki, onlar için gülünç olmak, kişinin hükmeden hakikatin en azından bir noktasına tutunuyor olduğunun göstergesiydi. Bu yüzden asla utanmıyordu, ve Leylâ’yı biraz olsun kopardığını biliyordu bu algının ve sahte yabancılığın yapış yapış ellerinden.

***

3. Yeni Kalp

Yıldırımı fotoğrafta her yakaladığımda gelen kesik mutluluklar gibi seni keşfetmek işini edinmek kendime.

Şarkı, kışın geniş gönlünü mü, yoksa güzün ağlamayı reddeden rüzgarını mı hatırlattı sana?

Soğuk hava, soğuk evle biraz olsun barıştırdı mı seni?

Eğer bu sefer de bir şey değişmediyse,

Terk etmek güzel, gece yarısı sürdüğü müddetçe.

Kimse kurtaramaz artık beni. Hayatın tadını iyice aldım bu kabusta, ilk defa öylesine uğraşsız, sereserpe yayıldı dilimin üzerine. İlk gençliğime götürdü beni, ölüm nedir bilmediğim zamanlara. Şimdi, eğer o elimden tutsa biliyorum, yerde ve gökte, almayacağım risk olmazdı.

Şimdi kabusun bulutları dağıldıkça pusula, rüyadaki yeni savaşı gösteriyor. Bu yolda hızlandıkça, bahsettiğim zamanlara uzanıyorum çünkü artık sadece her gün yeniden dirilmek için varım.

Birkaç senede bir, birbirini getiren çeşitli, seçim merkezli, biraz da ihtimallere bulanmış felaketlerle, yüreğimi ve zihnimi tüketirim sonuna kadar. Sonra başka bir gün, başka bir niyet ve yeni bir kalple, yeniden başlarım yaşamaya. 

***

Birlikte uyandık bir Nisan sabahı.

Bundan sonraki tüm baharlarda sadece gözlerimizle bile tutuşturabiliriz birbirimizi.

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun. Tema: Viva Themes tarafından Soho.