BAHARIN İKİNCİ YÜZÜ

i. Direnen Umut

Duvarlar baharın başında ışıldayabiliyordu hala ve bu çukurun içinden, tüm baskının etkisiyle bambaşka bir şey olarak çıkacağıma inanıyordum. Şimdi defterime baktığımda görüyorum ki “bu tatlı hapisler” ifadesini kullanmışım o zamanlarda. Uyanışım muazzam bir tokat oldu benim için. Yanağım yanıyor hala. Zihnimden çıkabilen yegane şey tek bir cümlenin düşünülebilecek her şekilde söylenişi.

Bu “tatlı hapislerin” içinden hiçbir denge uyanmadı. Sadece geciktik, tüm özene, tüm düşünceye, tüm planlara rağmen. Hep gecikiyoruz. Yok olmadı tüm o felaketler. Sadece geç kalacak, hepimiz gibi.

Rüzgar taşımaya ve kavuşturmaya, üretmeye ve yok etmeye hasret. Bu koku geliyor işte baharda burnuma. Kimse kıymetini bilemedi, ne zamanın ne de onun ürettiği nadide şeylerin. Bir konuşma, bir an, bir aşk olabilir. Kayıplarınızın hangisi hatıranıza, bugünün filmine bir yangın olarak düşüyorsa, odur en büyük ziyanınız. 

Bu gece ve son üç gecedir korkunç, ateşli bir hastalığın farklı evrelerini yaşıyorum. Son bağımı kesmeme çok az kaldı. Bu nöbetler arasında belki birbirini takip eden iki saat boyunca biraz gerçek oluyorsun benim için. Artık bir tarafı seçmene ihtiyacım var. Her gün beni izliyorsun birbirinden yumuşak, buğulu, sıcak perdelerin arasından. Hayallerimin ancak duvarların ve dolapların içinden mümkün olduğu rüyalar görmeye başladım. Hastalandığımı hissediyorum. Son bir düzlük kaldığını söylüyorlar. Yürüyemiyorum ki artık. Duymak istemiyorum artık kendimi, geleceği, biraz daha düşünürsem kusacağım. Yükleyin tüm beyaz gürültüyü üzerime ve başka her renk sesi.

ii. Kuruntu

Sıkıldım artık. Hepinizden. Bir kez olsun sesli davranın. Zamanını harcadığınız onca insan. Zamanın üzerine vurduğunuz damgalar. Hiçbirine saygınız yok. Aranızdan çıkmak istiyorum artık. Sınırlarınızın arasına kısılmışım. Ne bedenimi ne zihnimi kurtarabiliyorum. Saatleri birbirinin üzerine yığıyorum güç bela, gözlerim her dakika bir başka yerde. Hayatımda en çok zevk aldığım şeyleri zihnimin onda biriyle yapmaya alıştırmaya çabaladım. Sıkıldım artık. Az kaldığını hissetmiyor bedenim. Birazdan bitmeyecek. Haber beklemiyorum. Bir iki yalanınıza hiçbir zaman muhtaç olmadım. Gözlerim kuruyor sürekli, çünkü sürekli sizin için açık tutmaya çalıştım. Yeter. Aylardır içinizden başka bakacak yer yokken durmadı çeneniz. Sürekli dinledim. Duvarlardan hayatın özü fışkırdı arsızca, kendim de kaçamadım ki bir sabah da bambaşka bir güne açayım gözlerimi. Gölgelerinizi üzerime yıktınız, tüm ağırlığı belime bağladınız, şimdi sevdiklerinizle göklere bakıp benimle boş zamanlarınızda şakalaşmak istiyorsunuz. Bıktım. Duymak istemiyorum artık hiçbirinizi. Sen de geri dönme.

iii. Zamansız ve Hacimsiz

Yüzlerce yıllık bir hatıranın kollarında koşuyor bir aile, omuzlarından bu tuhaf çağı izleyip oyunlarına dahil ediyorlar onu. Ne müthiş bir panzehir, ne büyük şans. Önümdeki asırlık ağaç, zihnimdeki aşk, rüzgarda saçlarım, aklımın çeşitli fenalıkları, hepsi kahkaha atıyor. Gün ilerliyor, güneş belki batacak.

Biz de başımızdan aşağı tüm yaşam dürtüsünü, “bedensel sevinçleri” ve ayıltıcı, nazik elektriği döküyoruz. Hapsimin bu noktasında, bana ılık suyun verdiği rahatlığı vermiyor. Tüylerim diken diken, cildim yaşamıyor sanki ve sadece hayal kırıklığı hissettiğim. Bedensel sevinç zor bir hatıra. Derinlemesine yıkayacağını, arındıracağını söylüyorlar bu karışımın beni. Yitirdiğim tüm arzularımı ve günlerin özgünlüğünü geri getirir mi bu arınma? Yoksa her zamanki gibi kendi vicdanınızı mı rahatlatıyorsunuz?

Bu kutunun içinden çıktığımda dümdüz olacağım, kendi halinde, şuursuz, boyutların birinden ümidini tamamen kesmiş bir çizgi.

iv. Renklerin Terki

Yıkık dökük saraya karşı, ona bin yılın veremediği hasarı yedi ve yuttu, sindirdi. Kahkahaları onun asla yapmaya cüret edemeyeceği gibi soğurabildi, çünkü artık gülünecek bir şey kalmadı. Bu ona, bir garip bahar günü hayatın uç bir köşesinden fırlayacak yersiz bir tesadüf kadar doğal geliyordu. Oysa ki, tüm düş sistemleri kilitlenmeden önce yaşamının en muazzam yıllarında tahayyül etmişti kadını:

Saçları, omuzları ve gözleri, birbirlerine ettikleri iltifatlarla yansıyıp ışık çalıyordu bir diğerinden. Sağa sola, hafifçe sallanıyordu söğüdün altında. Aile, asırların hatırasının koridorlarının birinde seksek oynuyordu. Kadın, aniden kalktı. Söğüdün biraz ilerisinden suya doğru yürüdü. Ailenin kayıtsız doğallığı ve havanın avareliği onu da neşelendirdi bir anlığına. Fakat sonra, gerçekliğin bu kısmına açılan talihsiz pencereden geri sadece kendi başına çıkabileceğini bildiği için tuttu tekrar kendi ellerinden.

Şimdi, kilitli kapıların ardında, her gün kendi gölgesi boyunca yürüyüp ucundan düşüyor. Üç boyuttan birinin kaybından sonra, söğüdün altındaki kadının bir daha ona aşık olup olamayacağını tam kestiremiyor. Bu olayın doğurduğu tek ilginç olgu, kendisinin sonsuzluğa uzayışı.  

Ancak o an emin olun ki gururluydu, aşıktı, söğüde doğru kararlı adımlarla yürümüştü. Tahayyüldeki gibi apaydınlık (?) günlerde bir an, birbirlerinin suratını bile seçebilecek berraklıkta bulabilirlerdi belki kendilerini.

Ağlayışlar ağlayışlar ağlayışlar. Ne yaptım ettim seni yine tepeden tırnağa düşündüm defalarca.

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun. Tema: Viva Themes tarafından Soho.