Kulaklarım çınlıyor. Bu sefer geri alınamaz, affedilemez bir sözün, bir mimiğin ya da bir terkin arkasından kopan çığlığın yadigârı. İdea, bu kadar derin olmasına katlanamadı asla hayal kırıklığının. Şeylerin ilk örneği, suratıma sağlam bir tokat indirdi. Aklımın en gergin lastiğinin bu kadar ani fırlayıp gideceğini öngöremedim. Bu sebepten, bulantı bu sefer kalın ve yoğun. Dün gece rüyamda senin on yıl kadar yaşlı bir (1) halini gördüm. “Seni olduğun ve olmuş olduğun her şey için sevdim ama olacağın her şey için de sevebilirim” demiştim. Aslında daha farklı kurmuştum o zaman cümleyi. Bu artık pek fazla şey ifade etmiyor. Aklım bu hayallerin hepsine sadık kalmak için çırpınıyor. Bedenim ne kadar daha ayak uydurabilir, bilinmez.
Bir kez daha gözlerimin önüne geldi Özne’nin dışındaki buğday tarlası, evrensel bedenimin bir parçası ve kendime vaat ettiğim tüm yaşanacaklar. Uzayın ve zamanın ötesinde, ben, özümüz ve senin her halinle eninde sonunda buluşacağım zaman için ulaşmak istediğim sağlıklı, farkında ve affedici görüngüme çoktan ulaştığımı sanmıştım. Affedemiyorum artık eskisi gibi hızlı ve beni görmüyorlar etrafımdakiler, eskisi gibi berrak. Araya giren, sinyali bozan her eski veya yeni bilgi ben hatırasını dünyadan silmek istiyor. Ölmem (?) gerekmedi dünyanın uçucu bir hatırası olmak için. Çok uzun süredir damarlarında bir bağışıklık, bir yaşanmışlık, bir aşinalığım. Arayanım soranım yok, hatıralara yaşamayan biri gibi karışmak istedim mi, kimse pek sorgulamadı. Herhangi bir ses edilirse vaziyetime dair, bana olan meraklarından değil, kendilerine verdikleri sözlerden, belki.
Nihai bir ‘Ben’ hayali ve dalgalar. Alarmın kızıllığı görmezden gelinemez bir hal aldıkça durumun vehametini anlıyor musun? Ben anlamadım. Şimdi anlıyorsam başkalaşımın hala mümkün olduğu bir zamanda anlamadım. Kendimi, bedenimi dinlemek bir yana, duymuyorum bile artık. Avazı çıktığı kadar bağırıp duvardan duvara vuruyor sanki kendini bazı geceler. Midem ağzıma geliyor, biliyorum bir terslik var ama sesi artık çok alçak, belli belirsiz mırıldanıyor. Ne zaman bu kadar yıprandı bedenim?
Biraz bile sesini duyabilenler, egolarına bir çeşit tatlı gibi yediriyor zihnimin yavaşlıklarını ve hatalarını. Ne büyük kayıptır ki, bazı zamanlar çoğunun sımsıkı yumruklarını güç bela açtığınızda bu hezeyan içindeki görüngüyü tedavi edecek yegâne panzehri bulursunuz. “Ben kendimi duyamıyorum, bir el uzatın bana” diyorum. Duydukça egonun bahçesi yeşilleniyor sanki, “Bereket!” diyor. Sancılara, “huzurlu” yağmurlara, berekete ve tüm ve başka ışıklı bok çukurlarına bahşedilen onca şükür.
Bırakın artık bu yüreklerin bir olması hayallerini! Biraz olsun hak ettiğinizi sansanız katlanmaları için havaya fırlattığınız umutlarınız başınıza düşer bereketli (!) birer tuğla gibi. Yüreğim genişledikçe genişliyor bu sığ, balçıkla kaplı dünyada ve aşıp taşarken hala anlaşılmayı beklemek belki çocukluktan kalan, lanet okunmuş bir hediye.
Diyojen’in izinden fenerle geziyorum bu gece.
Kapak Resmi: Diogenes of Sinope Looking For An Honest Man (Johann Heinrich Wilhelm Tischbein – Nagel Auktionen)

