Tren, sırtından binicisini fırlatmaya çalışan bir beygir gibi, çıldırmışçasına kayıyor rayların üzerinde. Hepinizin hayali benimle.
Bazı günler yalvarışlarım ağırlaşır ve o hırçın ateşle, üç büyük aşkımı, yatağımın etrafında, beni izlerken hayal ederim. Yumruklarında karanfiller, kendilerine “ben” mucizesini hatırlatırlar, elveda ederim. Halbuki her seferinde, mutlaka, istemediğim kadar söylenecek şey vardır. Tek tük, köşelerde kalmış puslu anılar, güce ve görülmeye hasret, içi ukte dolu hislerdir onlar. Ev akarı gibidirler, asla tamamen kurtulamayız.
İşte tam o an, bu sahnenin eskitilmişliğine gülümserim ve onlara teşekkürlerimi sunarım.
Minnettarlık ve alçakgönüllülükle geçirmeyi öğrendiğim günlerim için, teşekkür ederim.
Aşkı canhıraş saplantılardan ayırmama yardım ettiğin, ve artık içi oyuk sevgi sözleri duyduğumda, ya da her öpüşme sonrası, bana kendini sevgiymişçesine fırlatan bakışlara karşı sahip olduğum ebedi teyakkuz için, teşekkür ederim.
Narin aşkın için, ve seni daha önce kimsenin, ya da hiçbir şeyin çekmediği gibi kendime çekmemle birlikte kafan allak bullak olduğunda yüzünün aldığı, artık senin ve seninle olamayacaksam bile, hep aşık kalacağım o ifaden için, teşekkür ederim.
Cinselliğin ve çekimin tüm devinimini, her şeyi değiştirdiğin için, teşekkür ederim.
En çok da, tüm bu tartışmalı olayların akabinde, tam olarak istediğimi nasıl alacağımı bana adım adım öğretmiş bulunduğun için, teşekkür ederim.
Yatağın en uzak köşesinden uzanıyorsun bana. Sokağın yılgın, sapsarı yaldızı çarşafları yalıyor. El ele tutuşuyoruz. Demek tam şu an malum olmuştu bana, gecenin her boyutuna bundan sonra senin hükmedeceğin.
***
Hava çarpıyor. Bana, sana, elmacık kemiklerine ve olmuş olmamız gereken her şeye, gözüm kapıda geçirdiğim tüm gecelere çarpıyor. Bu kocaman gölün ortasında, olmak istediğimiz tek yerdeyiz. Dünyanın içinden tükenmiş özsuyu akıyor, aylardır bu zehirle yatıp kalktığını anlatıyorsun bana. Senden beni dinlerken, inceliyorum suratını, tüm hatlarına nihayet bir sakinlik, müthiş bir dinginlik gelip oturmuş. O zaman bunu görseydim seni mutlaka, sadece bunun için bile olsa, sevmeye devam ederdim.
Beni, kendi bulutlarının renkleri arkasından seyrettiğini düşünürdüm hep, bulunduğun yerden beni anlattığın zaman ümitlenirdim, sözlerimin hâlâ gözleri doldurabildiğini, yabancı elleri veyahut senin ellerini bana her fırsatta yakınlaştırdığını, kulaklarında her cümlemle, adım adım, ses ve müzikle süzüldüğünü anlattığın zaman. Kendini kaybettiğin yere doğru ilerliyoruz en sevdiğin rengin içinden, oluk oluk anlam ve hareketle.
Takıntıların yılmış alevlerinin sessiz köze dönüşmeye devam ettiği, ve geride bıraktığımız kör olasıca kıtalara çeşitli akıntılarla gerisi geriye süzülmediğimiz müddetçe, dünyanın akıbeti uzun süreden beri ilk defa hafif ve mest edici bir buğuya sığınıyor.
***
Leylâ yanımda, ve aklımda. Hiç gideceğini sanmam. Anti kahraman, sevgili, devrim. Şafak vakti. Yeni dünyaya doğru deniz bize yol veriyor, ben onun omuzlarını öpüyorum. Makinenin, canavarın ve hakiki ısının kalbindeyiz.
Bir kişi daha. Onun gözleri etrafta, gayet tabii. Bedenlerimize, ışıl ışıl sırtlarımıza, dudaklarımıza ve alevlere dokunup kaçıyorlar. Uzuvlarımdan doğan her hareketle, bir karar vermesi gerektiğini yavaş yavaş anlıyor. Ya bizim olacak, ya da zihninde eninde sonunda onu bana getirmeye mahkum bin bir yolda ruhunu bir süre daha tüketecek.
***
Geminin çeşitli dürtülerinin merkezindeyiz. Rüyalarımda girdiğinde seni tanımadığıma eminim, fakat tüm cüretinle karşıma çıktığında nutkum tutuluyor. Gerçeksin, buradasın, kestane rengi saçlarınla ve sivri yüzünle, aynı gözlerle, gerçekten varsın. Seni ilk gördüğümde, hâlâ kıştı ve sonrasındaki tüm sallantılı buluşmalar beni sevginin bu halinin sadece sanrılarda var olacağına inandırmıştı. Rüyalarımdaki tüm kan, çamur ve korku arasında sen vardın, vücudunda tüm hayal kırıklıklarının ve daimi bir kafa karışıklığının çeşitli dışavurumlarıyla, kollarımdaydın.
Şimdi, en yüksek güvertede tüm bunları bastıran org var, dört elle sarılıyorsun sesime. Biz birlikteyken ses asla bitmiyor, zerre önemi yok, çünkü yoğun, baskın ve arsız ses artık bizim için, öpüşme müjdesini getiren bir sirenden başka bir şey değil.
Ben kendimi çeşitli düşünsel düğümlerin içinde kolayca bulabildiğimden, uzun süre senin kişisel karmaşana ve aşkına inanmadım, çabalamadım da. Sadece benim en kıymetli sırrım olduğunu belledim kendi kendime, ömür boyu bedenime ve zihnime dağlandığını. Bu noktada daha gözlerine bakamamıştım bile. Şimdi, denizin içinde sözüm ona bu “görkemli” gemi, kıyım kıyım kıyılırken, ufuğa ve ışığa karşı upuzun yükseldiğinde senin anılarımla ve geçmişimin en ham haliyle bir olduğunu fark ediyorum. Sen, onunla nihayet barıştın ve ben, şimdi ve geçmiş, tek bir bütünüz artık senin için. Şimdiyle, terk ettiğim şeylerin bilincindeki “ben” ile kavga etmek istediğinde bile, her şeye rağmen hepimiz el eleyiz.
Gözlerin, daha seninle tanışmadan önceki rüyalarımda, sığ sular gibi biraz kumla kolayca bulanıverirdi. Tam şu an baktığımda ise geminin yol aldıkça çıkardığı köpüklerle, kararlılıkla çalkalanıyor gözlerin.
Ben orgun ve denizin vahşeti içinde savrulurken, beni öptüğünde sadece bir son geliyor gözümün önüne. Çünkü benim gözlerim berrak, beni görüyorsun, biliyorsun, ve tüm köpüklerin arasından ben senin gözlerinin rengini kestiremiyorum artık. Sonlarla olan karmaşık ilişkimden dolayı biraz korkuyorum, bir süre daha bizi denize emanet etmeyeceğimi düşünmek istiyorum.
Dünyanın öyle bir yerindeyiz ki, müzik istediğimiz tonlar ve tekrarlarla kıvrılarak genişliyor havada ve suyun içinden titreyerek, bizi iyileştiriyor. Sesin dokunsal formunu sadece sen ve ben, bu seferde keşfediyoruz. Aşk, simatik terapi ve oluk oluk uyku. Beden ve zihin bir kez olsun birlikte, aynı anda ışıyabiliyor, saçlarındaki hanımeli kokusunu asla unutmamak üzere içime çekebiliyorum. Şehirlerdeki gibi, bir düşüncemizden diğerini saniyeler ayırmıyor. Şu ana kadar muhtemelen anlamışsınızdır, ben gerçekte yaşamak istemiyorum. Beyaz halının üzerinde, suratında zalim bir cüretin belli belirsiz izleriyle bana doğru bacağını uzatan kadınla, zamanın hiçbir yerine sığmayacak org sesi ve denizle birlikte, güneşi on sekiz gün ufukta bekleten bu hilkat garibesi vahanın bir başka sırrı olmak istiyorum.
“Gözlerinde hep öylesine parlak ne yanıyorsa işte o bana aynı böyle görünüyor” diyorsun parmaklıklara dayanıp, ufukta uyuyan güneşi seyrettiğimiz sırada. Şifa, rezonans, armoni. Dudaklarımızda vişne izleri, içimde alev ve korun ikiliğiyle, ateşe doğru.
***
***
Kalbim ritmi kaçırır bazen seninleyken. Hiç arınma benden. Hep kal ve hatırla.

