Leylâ K.

Gerildi, gergindi, gerindi.

 

Bir anlığına, yaşamın asla ulaşamayacağını düşündüğü köşelerine doğru esnedi ve uzadı. Kadını düşündü. Kendini dünyaya bir kabus olarak anlatan, görünmeyen, bunun için şaşılacak bir çaba sarf eden ancak her zaman etrafta olduğunu bildiği, hep gözlerini üzerinde bir bahar günü, hasret kaldığı güneşe has yumuşaklık ve memnuniyetle hissettiği kadını düşündü. Ne kadar çok şey bakışlarla gelişmişti.

 

Uykunun kayıtsızlığının, bedeninin her bir köşesi üzerindeki tahakkümüyle huysuz huysuz kıpırdanırken, tavana, müziğe ve insanların sadece zihnindeki hallerine bir baktı. Özlemlerini, buna karşın bedeninin ve ruhunun artık eskidiğine karar verip, sonsuza kadar kaybettiğini kendi kendine sindirdiği, benliğinin tüm uzuvlarını bu beceriksiz ayılma halinde tahayyül etti.

 

Kahvenin, uyuşuk evin kapısından onu dışarı tekmelemesiyle birlikte, aşkı ve ayrılığı, keşfedişleri düşündü. Paylaşıma, kendisinin kadınla zar zor inşa etmeye çalıştığı köprüye müziğin ettiği yardıma, bu şekilde en komik ve çocuksu halde gelişen birleşmeye gülümsedi.

 

Evinin yumuşacık pudra rengi duvarları güneşle ısınıp, yağmurda kendi içine doğru kapanırdı. Evlerin gerçek renkleri, duvarların anıları güneşe bulandığında yaşamaya başlardı.

Bu günlerde, odasının içinde kalırsa, durağan müzik, tüm düşünce gücü ve defteriyle savaşacağını bilirdi, ancak kahvaltı ritüelinin arkasından sıralanan her şeyin içine kendini atmaya hazır olmadığı günlerde bu savaşı kabullenir ve varıyla yoğuyla savaşırdı, gece yarısına kadar.

 

“Bu hayat.”,

“O dünya.”

 

Müzik de aynı şeyi dedi. Yatağında doğruldu, tavana baktığında, şiş yeşil gözlerinin içine solundan bir ışık huzmesi sinsice süzüldü. Tavan hiç olmadığı kadar yüksekti bugün. “Küçük evlerde de küçük hissedebilmek isteyenler için en iyi seçim”, diye düşündü. Sabah, gelir geçer neşesiyle duvarlarda güneşle oynaşıyor ve biraz uzaktan, bahçeden gelen çatal, tabak, çanak sesleriyle en kısa sürede harekete geçmek gerektiğine dair dinamik bir illüzyon yaratıyordu.

 

Gece boyu rüyalar ve kabuslar arasında yaptığı ani geçişlerin yarattığı derin yaşanmışlık hissi, saatlerce, bilincinin kalıntıları olan sanrılarla boğuşmuş olmanın yoğunluğu ve bedenin afyonunun ağırlığıyla, ayağa kalktı. “Bazen günümü güneşin izinden götürmem gerektiğini hissediyorum” dedi dinleyen her şeye, “Onun kararsız olduğunu hissettiğim günler, fazladan bir temkin ve kararlılıkla yaklaşmak istiyorum hayata.”

 

Pudra rengi kutu, ani hamlelerle parlayıp sönüyordu. Balkona çıktı. Leylâ’yı caddenin aynı yerinden, hep yürüdüğü gibi geçerken yakaladı.  Bu ara sokakta belirgin bir sükûnet hissedilirdi sabahları, özellikle hafta sonları, ancak göründüğü kadarıyla, bu Leylâ’yı pek alâkadar etmezdi. Her sabah onu gördüğünde farklı bir insanca faaliyeti onun nasıl yapacağını canlandırmaya çalışırdı kafasında; Gülümsemesinin veya kahkahasının nasıl olduğunu, eğer her sabah aynı saatte caddenin o köşesinde olsa, ona günaydın deyip demeyeceğini. Sanki hep ciddiydi o, şakalarına güldüğü kimse yoktu, gülmüyordu, ağlamıyordu, bilinci yoktu, sadece bu caddenin ve zihninin rahatsız bir hayaletiydi.

 

Tanımamamıza rağmen yine de zihnimizi böylesine yoran kişileri insanlığın bilindik ve güvenli, aynı zamanda küçümseyerek baktığımız duvarlarının arasından çıkarışımızın, bambaşka iradeler olarak canlandırmamızın tuhaflığıyla belli belirsiz kıkırdadı ve belki yarın,  belki birkaç saat sonra onunla alakalı başka hayaller kurmak üzere, gününün normal işleyişinin içine bıraktı kendini. Gece tanıştıkları ve gece görüştükleri için, sabahları onu tanımıyormuş gibi yapmak hoşuna giderdi. Fakat biraz düşünüldüğünde çoğu kişinin gece yarısından sabaha kadar, gündüz hallerinin egzotik bir türevinin hüküm sürdüğü söylenebilir, bu yüzden belki de, tanımıyordu.

 

***

 

Gittiğinde, günümün geri kalanına koyulmaya çalışıyorum. Balkonda, avlumuza bakarak geçirdiğim birkaç dakika sonra, çıkıyorum.

 

 

***

 

Sigaramdan aldığım son nefesin sıcaklığı dudaklarımda, caddenin karşısında gördüm onu tekrar. Mermer merdivenlerden iniyor, sessizce. Bugün Pazartesi. İniyor bu sapsarı sokağa, inadına mora bürünmüş. Hayalimde, rüyalarımda, boşlukta tüm buluşmalarımızda, böyle girişken tavırlarla ve böylesi renklerin cızırtısıyla öpüştük. Hâlâ bilemiyorum, daha tanışmamışken, gerçeği bilmemden mi bilmememden mi korkuyordu.

 

 

***

 

 

Kapı açık, koyu yeşil duvarlar geceyi ve sokak ışığının baygın sarısını en muazzam şekilde soğuruyor. Fransız balkonunun ve camın önünde, mor bluzun şimdi geceden siyah ve ağzını bıçak açmıyor sabaha doğru. Tavanda, hep okumaya uğraştığım, faili meçhul ışıklar dans ediyor. Bana bakıyorsun. Gecenin en güzel, en geçmez kısmındayız, en garip cümleler bu saatte kurulur ve ikimizin de en derinine gömüldüğü müzik bu saatte çalar. Sokağın tüm serzenişleri ve seslerimiz, seni tanımıyorken sadece balkonlarımızda başkalarıyla konuştuğumuzda çarpışırlardı,  müziğimizi duyar gibi olurdum, fakat artık yanındayım ve onu dinliyorum. Bana uzaktan bakmana gerek yok, senin evindeyim, yanındayım, gecenin bu anında sadece ben varım. Omuzlarına değmeyen dağınık saçlarının arasından hâlâ ara ara bana bakıyorsun, çakmak çaksan da yanmıyor, nefesin hızlanıyor ve bana baktığın anlarda dediğin şey çok açık, saat beş oluyor.

 

 

***

 

 

Ertesi sabah, camın önündeki ağaç ona başka bir şey söylüyordu. Sabahın bu saatinde, “Nemli yapraklar ayaz sonrası gelen sakinlik ve güneşin hafif okşayışları ile hiçbir şeyden emin olmamanın tadını çıkarıyorlardır” diye düşündü Leylâ’nın evinden ayrılırken. Onun sanki tek bir şeyden emin olması gerekiyordu, o kadarı yeterdi, fakat bu seçimi yapmaya, tüm hayatının keskin bir planını çıkarmayı bile tercih ederdi. “Biz de bazen, asırlık ağaçların yaprakları olmamıza karşın, hiçbir şeyden emin olamayız” diye düşündü kendi kendine. Eteğini düzeltti.  Bazen, bahsettiği ağacın yaprağındansa kendisi olduğunu zannedip, kendi rahat gerçeğine öylesine bağlandığını ve böyle zamanlarda hareket bile etmek istemediğini hatırladı. Bu hayalde dallarında serçeler yürüdükçe, şekillendirdiği hayatlar canlanıyordu gözünde.

Fakat Leylâ, çoğu şeyi yıkmıştı onun hayatında, bir mihenk taşıydı, onun yanındayken ağaç falan değildi, ikisi de sararmasına ramak kalmış birer yapraktı birlikteyken. Bir an önce kopup gitmeli, birlikte savrulup, sadece birbirleri için var olmalı, zamanı geldiğinde birlikte ölmeli. Zamanın kıtlığı çok açıktı onunlayken, onsuzken ise bu hayale baktığında bir ağaç olmanın ne kadar rahat olabileceğini hatırlardı. Yıllarca, tutku ve konformizm karşı karşıya otururdu. Fakat birlikteyken, önceki gece yaşanana benzer tüm anların içinde haykırılan bir gerçeği asla bırakamazlardı kenara. İkisi de birlikte oldukları sürece, birer yaprak olarak, uçup, her seferinde ölümü kuşkusuz kabul edip, dönüşüme cüret etmek zorundaydı.

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun. Tema: Viva Themes tarafından Soho.