Ellerini yukarı uzatmış, gerindikçe uzuyor sanki teknenin cılız parmaklıklarına karşı. Ben hayatımda ve yazdıklarımda o olaydan beri virgül yerine noktayı kullandıkça, nasıl kullanıldığını hatırlamaya ve her sonun üzücü olmayışını kendime öğretmeye, sık sık bizi bulabilecek sonlara alışmaya çalışıyorum.
Bazı anlar, zihninin berraklığına öylesine hayran kalıyorum ki bütün gece vakti serzenişlerini, korkularını, bazı anlar yüzümün onun için hayatımızdaki en sancılı dönemlere dair suratlara dönüştüğünü, bu zamanlarda benim yok olmamdan azını istemediğini ve karnında sık sık korkunç bir ağırlık hissettiğini bana anlatmaya çalıştığını unutuyorum.
Saçları boynu ve omuzlarıyla oynaşıp, rüzgar ile el ele, yüzüne birbirinden zarif gölgeler düşürürken tanıştığımız yazı hatırlatıyor bana. O gün de bej, neredeyse şeffaf elbisesini giyiyordu. Siyah saçlarıyla sonsuz, acımasız, gece başka gündüz başka çölleri hatırlatmıştı bana. Tüm öfkesi ve içinde genişleyip birçok şeyi yutmuş olan aşk, güzel olan ve olmayan tüm anılarımız, her bir tutamın arasındaki saniyelerde. Güneş bir kez daha dünyanın bu kısmına merhaba diyor, ve ben bu sırada onun bu hırçın güzelliğini izlerken kendimi şanslı hissediyorum. Tekne yavaşça sallanıyor. Denizin derin, değişken ve alevli, turuncu yaldızlar üzerini yaladıkça lâkayıtlaşan mavisine doğru parmaklıkların üzerinden öyle bir bükülüyor ki vücudu, onu bir an önce tutup kendime çekmem gerektiğini sanıyorum, zihninin bir kısmının arkasından bedeni de benden gitmeden önce.
***
An be an ihanetine uğradığım zihnime, anılarıma ve sağlığıma rağmen zihnimin diğerlerine kıyasla daha sadık kısımlarına yerleşmiş aşkım için, rüzgarı daha farklı hissetmek için ve her şeye rağmen dünyaya karşı güçlü durduğuma inanmak, bulabildiğim en yüksek noktadan ona karşı durmak, hala ayakta olduğumu hem kendime hem ona söylemek için bu kayalıklara çıkmayı kabul etmiştim. Toprak, bedenimin çoğu kısmının hissettirdiği gibi kuraktı ayaklarımın altında, yine de bir anlığına önümüzdeki koya bakarken ciğerlerimi tamamen doldurabildiğimi sandım.
Belirli bir süreden beri dengem şaşmadığında, her an görüşümün bozulacağına, yüzlerin değişeceğine ve aniden cildime bir çeşit keskiyle çizikler atılıyormuşçasına hislerle el ele gelen zihinsel kopukluklara, fiziken olduğum yerlerde zihnen olmayacağım dakikalara dair ve zihnen bambaşka diyarlarda olduğum bu anlarda her şeye rağmen yanımda olan bu kadına zarar vermeye dair korkum gittikçe artardı.
Tepede, bu kocaman kayaların arasında gerçekten de en korkunç kavgamızdı. Işık gözlerimizin- belki de sadece benim gözlerimin- içine doğrudan binlerce iğne gibi giriyordu. Sararmış otların arasında her zaman kendimle ilgili sevdiğim şeylerden olmuş simsiyah saçlarım, kurumuş toprağın üzerinde sinirden kıvranarak, düş kırıklığıyla ve isyanla beslenen sanrılarımla kendimi oradan oraya savurdukça çok kirli geliyordu bana. Kurak ve pis toprağın tamamı saçlarımın arasına dolmuştu sanki.
.
Bir ileri. Bir geri. Koş, koş, koş. Islandıkça yanaklarım pırıl pırıl. Avazımın çıktığı kadar bağırıyor muyum?
Çok seviyorum seni, biliyorsun. Ancak suratın sırayla, birer birer, hastanede o gece gördüğüm herkesi anımsatıyor bana. Ayırt edemiyorum artık seni, bana dokunduğunda. Onların yaptığı gibi, kurumların onayladığı şiddetle yakalıyorsun beni. ‘Tehdit oluşturmamı engellemek” bahanesiyle insanlığımdan edildiğim gün, sevdiklerimin konuştuğu, içinde büyüdüğüm dili duyup, anlamadığımı düşünmüştüm. Ritim duygusunu kaybetmişken müzik dinlemek, melodiyi kavrayamamak gibiydi.
Bugün bu uçurumun tepesinde de, ilk defa, dediğin her şey öylesine berrak duyulsa da, zihnimin içine giremiyor düşüncelerin ve gördüklerin.
Fazla şey istemiyorum. Sadece yüzünü tanıyor olduğuma inanmak istiyorum ellerinden ve dudaklarından korksam da, bari yüzüne güveneyim.
Havalanıyorum ve süzülüyorum, bebekler de böyle hissediyor mudur ilk günlerinde?
.
Ben uzun yıllardır denizin yanı başındaki bu çukurda yaşıyorum. Sabahları, sezonun en muazzam şeftalilerinden yerken, koyumuza karşı yükselip, üzerlerine doğru eğilen bu kayalıkları izlemekten hoşlanıyorum.
O nispeten sessiz karmaşaya şahitlik ettiğimde olanların dışında gayet yavaş bir öğleden sonraydı. Bol ışıklı, sarılı turunculu tonlar üzerlerine çullanırken, bilmediğim bir sebepten, tüm karmaşayı ve bağrışmayı başka yere taşıyamadılar. Tutkuyla dokunmak isteyen ellerin idaresini zihnin hışımla almasını, bu sentezin arkasından dokunuşların bedene şiddetle inişini, aslında belki de tüm gücüyle sarılmak için yola çıkan ellerin, zihnin hıncı, öfkesiyle motivasyon değiştirmesini seyrettim.
Bir şekilde sanki sadece kadınlardan birinin aleyhine çalışıyordu güneş, tüm dünya ona karşı gibiydi o anda, boynundaki damarların genişleyerek daha fazla kana ve daha fazla adrenaline yer açışını hayal ettim, başının öfke, bir çeşit düş kırıklığı ve gerçekliğin yavşaklığıyla zonklamasını.
Güneş, batmaya yüz tutmuş iken en duygusal, en affedici, en yumuşak ve en bilge yüzünü gösterir, biz burada bunu adımız gibi biliriz. Hepimiz biliriz ki bu kasabadaki her şey, suratlar, hisler ve bağlar, yaşamın bu dayanılmaz farazi hali, bu yıkanma ile aşık olunası bir surete bürünür.
Ben bunları düşünürken manevranın aniliğini gözlerim zar zor algıladı.
Bu kasabada biz tuhaf haberlere inanıp göktaşlarının bizi bulmasını bekleyecek kadar çaresiziz, ancak nedense burada bir kaçamak siz, şehirlerin ıssız zihinleri için büyük şeylere bedel.
***
Sırtımdan beni tutup savurduğunda, sevgilimden daha önce asla bu kadar korkmadığımın farkına acıyla vardım. Buraya sadece onun için geldim. Güneşin, yaldızlı suyun, ılık rüzgarlı gecelerin, yakamozun, gece sıcak ve siyah denizle başkalaşmanın bizim panzehrimiz olacağına, bin bir türlü tonun, şu ana kadar tek bildiğimiz olan, insandan başka hiçbir şeyi hatırlatmayan yapılara olan uzaklığımızın birbirimizin gözlerine, olanlardan beri ilk defa uzunca ve caymadan bakabilmemizi sağlayacağına inanmıştı. Her şeye rağmen onun tutarlı olduğunu söyledim kendime. Zihninin “aslına” sadık kalırsam, o da bana sadık olur sandım.
Müthiş bir çellistti. Acemice çalınan, akordu düzgün yapılmamış yaylı çalgıların, güneşten gözlerin sürekli kısılmasının baş ağrısına sebep olduğu günlerde zihnini esir aldığını anlatıyor şimdi. Sevgilim an be an hatıralarının, benliğinin ve becerilerinin ihanetine uğruyor. Bu anlarda bana türlü fenalıklar yapma teşebbüslerine karşın, o sakinleştiğinde, ben hepsini bırakırdım, giderlerdi. Böylesine aşık olduğum bir kadın bir yana, hayatımda herhangi biri olanlara karşı bile kin tutamadım. Ancak zamanın bu parlak yerinde, sararmış otların, susuzluktan çatlamış toprağın, ve kayaların tepesinde belki de ölümümü arkamda bırakamayacağımı düşünmeye başlamıştım.
***
Gözlerime batan ışıklar biraz olsun solduğu, kurumuş gözlerimin biraz olsun sulandığı ve bütün enstrümanların, hayatımda en çok emek ettiğim çellonun biraz olsun armoniyle barıştığı ve kulaklarımın kanadığını sanmadığım tek bir an, yüzünün en sevdiğim kısımları geri gelircesine oyun oynuyor benimle. Ezberlediğim o güzelim surat parçalanıyor ve kalan birkaç parçayı bambaşkalarıyla birleştiriyorum.
Özür dilerim. Binlerce kez özür dilerim.
Her gün hainim. Her gün nankörüm artık.
Siman sürekli başka bir şeyi andırıyor, senin gibi bir kadının bile suratını defalarca unuttum.
Gözlerinin pırıl pırıl, sarı-yeşil rengi yetmiyormuş gibi içine serpilivermiş birkaç kahverengi beneği tüm başka hayatlardaki karşılaşmalarımız olarak düşünmek hoşuma giderdi. Belki de aşkımızı özgürce, hızlı ya da yavaş yaşamayı seçebildiğimiz, onun tüm vücudu işgal edebilen, öylesine görkemli halleriydi, her seferinde birbirinden zarifçe, her birinde kollarında veda edebildiğim, her anımda o beneklere bir daha asla başkalarının kollarında olmayacakmış gibi bakabildiğim halleriydi.
Bu hayatta, aşkım, hızın içinde ben aklımı kaybettim, sense paha biçilemez yıllarını, artık hiçbir şeyi kalbinde sonsuza dek yaşatamayan birine harcayarak.
Bal rengi saçlarının sarı harelerinden yayılan o baş döndürücü, baharatlı ama narin notaları ağır basan koku. İlk öpüşmemizde. Sen an an varsın benim için. Sana, gündüzleri yakıcılığıyla, pasparlak nüfuzuyla, serabıyla, gece ayazıyla var olan çölleri hatırlattığımı söyledin bana ve ben tarçın ve hanımeli kokan cildine, yüzünün yumuşak hatlarına, tüm affediciliğine karşı teslimiyetten başka hiçbir şey hissedemedim. Daha dudaklarımız dokunmadan, tenler, burunlar tanışıp, saçlarımız birbirine karıştığında senindim.
Ancak bu hayatta bizi sen kurtaramazdın. Olasılıkların sırtını böyle dönüşünden kimse kurtarılamaz. Kişi ya kendini kurtarır, ya da ölür.
***
Yukarı bakarken şeftalimin son parçasını ağzıma atacaktım ki bir çeşit kayan yıldız gibi, yıllardır bizi öldürsün diye boş boş beklediğimiz göktaşı gibi, hızlı bir kuş gibi, yaşamın dayanılmaz, farazi hali ile el ele, nadir, güzel ve hafif bir taşmışçasına havayı zarafetle delip düştü kadınlardan biri, portakal ağaçlarına, büyük denize, ışığa karşı, anın nadirliğinin içinden.
Böyle olaylara uzaktan seyirci olmak bazen hayattan tamamen soyutlar insanı, akışın içinde bir kenara konulursunuz sanki. Ani bir ölüme tanıklık etmek benzersizce dehşet vericidir bu yüzden. Gerçeğin hızı, uzaklık, insanlık ve fiziksel dünya bağlar elinizi kolunuzu. Şeftalimin suyu ağzımın kenarından süzülürken, tuzlu rüzgarlar tenimde, radyonun cızırtısı kulaklarımda, verandamda geçirmeyi seçmiş bulunduğum bu akşamüstü saatlerinde, tepenin başında kaskatı kesilmiş, güneşte tüm ışığı yakalayan bal köpüğü saçlarının arasından başını kavramış kadına bakakaldım.
***
Ufukta tutmaya çalışıyorum gözlerimi. Saçlarımı gözlerimden geride tutmak istiyorum, benim ben olduğuma dair tek bir şey bile görmek istemiyorum. Bu beden benim değil, ben bu tepede değilim, midem çalkalanmıyor, ben bir kuşum sadece, denize doğru habersizce süzülen bir kırlangıç.
***
Buraya sevgilimle denize, toprağa ve ışığa karşı güzel bir piknik, ve hatırlayabildiğimiz geçmişi yad etmek için gelmiştik. Onu kurtarabilirdim. Geçen sefer ne kendimi ne onu kurtarabildim, fakat bu sefer, bu sefer tutup çekebilirdim onu. Sırtını uçuruma verip ayağını gevşek toprağa bastığında rüzgar arkasından esiyordu. Rüzgar saçlarını uçurdu suratına, bir kez daha yüzündeki hayal kırıklığını görmemem için. Bu güzelim sahil kasabası yutmak istedi onu, dudaklarındaki şarap izleri ve gözlerindeki sanrılı yaşlarla, onun olsun istedi.
Daha dün şafak vaktinde denizin üzerinde tüm hızıyla ilerleyen teknenin üzerinde omuzlarından, boynundan, başından aşağı suyla ıslatırcasına tüm vücuduna ışık döküp kızıl kahve gözlerinin içinden bana bakan Tanrıydı sanki, öylesine kafam karışmıştı, öylesine ilahi bir görüntüsü vardı. Benden almayacaklar onu, henüz değil diye düşünmüştüm. Onun parmaklıklara dayandığı yerden, teknenin sabahın yeniliğiyle suda kayışıyla hafifçe sallanan vücudumu, saçlarımı, yüzümü ve bedenimi yumuşacık gözlerle seyrettiği an öylesine birbirimizindik. Belki gerçekten de, bizi o enkazın içinden çekip çıkaran rastgele insanların, acil yardım ekiplerinin, ve zihnin ihanetinin elçileri olan doktorların suratları ışıkla birlikte yıkanıp gittiler, geceleyin, o kumsalda ağladığında mehtaptan denize karışıp bizi terk ettiler diye düşünmüştüm. Evet, şimdi kayaların üzerinde kalakalmışken fark ediyorum ki benim için bu yüzler kayboldu. Artık her yerde göreceğim tek bir yüz var.
***
Burası çoğu kişinin tatil hayallerini süsleyen sessiz ama renkli bir sahil kasabası. Buradaki bütün renkler sıcaklıkla birlikte yanıyor, ışıl ışıl sızıyor gözlerinizden içeri ve hızlıca kana karışırken, kafanızı da karıştırıyor. Mavi, kırmızı ve turuncu, ama en çok kırmızı. Sıcak kan ve tuz, cıvıl cıvıl kırlangıçlar, narenciye kokusu ve uçsuz bucaksız bir deniz.

