Kendini tekrar tekrar yaratan bütün parçalar. Kaybolmuş, kaybedilmiş, veya aksine bahşedilmiş bir özgürlük. Fantastik edebiyatın bir kısmı. Bunlar insanı kızdıran şeyler.
***
Ne zaman ağlasa, biliyorum dedim. Kimse bu kadar ahmakça bir yanılgıya kanmazdı, gece ve sessiz su, ve diğer bütün mahrem şeyler, saçmalık olgusunun midesinde yaşayan tüm sıkışma hissi ve ağrı. Bilinci ve aklı direkt olarak aktarma ve bir çeşit acı çekme yöntemiydi kusmak. Sürekli kendini ışıkların altına götüren insanlar, kararlar, “özel” olan herşeyin yavaş ve acılı ölümünü izledim her gün, her gün bir şeyleri feda etmek istediysem de birtakım oluşumlar buna kesinlikle izin vermedi.
***
Bütün gün sisli uçurumun başında durdum. Kesinlikle günü gecenin başlangıcından, yağmuru mutsuzluktan veya düşünce gücünden ayıramazdın. Ayakkabıların altındaki çamur, mide bulantısı veya kirli etekler. Gayet tabii ki, kendimi oradan atmak gibi klişe şeyler düşünmedim. Derinliğin bir dışavurumuydu uçurum, uçurum ölümü, yok oluşu, artık insanların aklına ne geliyorsa, onları temsil etmedi. Akıp duran bilinci, bitmeyişi, benim arzuladığım şekildeki sonsuzluğun somutluğuydu herhalde uçurum. Şeyleri olduklarından daha büyük görmeyi severim. Midede o bilindik sıcaklık hissini yaratır. Sonra ise tanıdığım bir tebessüm, veya kan.
***
Denizin anlamını da, günbatımının beynimdeki anlamını da çok uzun süre merak ettim. Ağıtların benim için anlamını gereğinden fazla uzun ve detaylı bir şekilde anlatmıştım. Şimdi anlıyorum ki, bütün su dökülürse biraz olsun temiz hissedebilirmişim zaten. Değişim ve degradasyon, bu ikisi de çok birbirine karıştırılıyor. Yaşamın içinden ölüm ve ölümün içinden yaşamın bir parçası, biz zaten stabil olmayan her şeye ayaklarımızı kıçımıza vura vura koşuyoruz. Çekici. Birinin yaşamı boyunca aradığı tutku, başka birini rastgele bir gece bir konsolosluk duvarının önünde buluyor. Hüzün, şehvet, korku. Bütün resmin içindeki pozisyonuna bağlı bu son söylediğim. Çoğu kişi anlamayabilir. Arada şuursuz olmak lazım.
***
Sıcaklığı tamamen unutulmuş bir kan. Ân, tam bu ân tamamen kayıp hayatın ve rutinin içinde. Merdivende ayağımın boşlamasına benzeyen, daha güçlü bir his dokunuyor tüm bedenime. “Doğru” bu olmalı. Başka ne olabilir böyle hissettiren? Kontrolsüz, şuursuz, kayıtsız, yaşıyorsun.
Sanırım
***
En garip ışıltıya ben sahibim. Susuyorum, söylenmemiş, söylenmemiş kalan her şey rüyalarımda etimi çiğniyor. Seninle karşılaştığımız her an şüphesiz, lanetli bir şarkının zirve anı. Tanımsız herşeyi seviyoruz. Paydası sıfır olan rasyonel sayıya kadar.
Boşluğun gerçekliği. Beklentiler, “umut” vadeden söz verişler sırasında duyduğum mekanik sesler de olabilir. On üçüncü söz.
Kaotik Pazar sabahları, ağrılı sıradanlık içindeki Cuma geceleri. Bütün gölgelerin aniden iki tane olması bir şeyin işareti olmalı. Geçen gece her şeyin kaybedildiğini sanmıştım. Ne yazık ki daha değil, bu kentin kalbinde ilginç bir formdaki sapkınlık, ve güçlü bir öfke bekliyor bizi. Her gün önünden saçma salak bir hızla yürüdüğümüz o gri bina. Yozlaşmayı damarlarımda hissediyorum.
***
Sen ve ben yarın gideceğiz, beni kaçamadığım bir endişenin içine çeken tek olgu geçecek olan yıllar.
